20 Şubat 2011 Pazar

BİRGÜN

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 6 Şubat’ta Dolmabahçe’de Cumartesi Anneleri’yle görüşmüştü. O Annelerden biri de Berfo Ana. Biz Berfo Ana’nın oğlu Mikail Kırbayır’la ile bu görüşmeyle birlikte nasıl bir noktaya gelindiğini konuştuk. “Süreç nasıl ilerliyor?” ve “Geleceğe umutla bakabilir miyiz” gibi soruları tartıştık.
 
 “Umutlar yıkılırsa, bu, kokuşmuş düzenin ispatı olur” diyen Kırbayır, geleceğe umutla bakmak istediklerini söyledi.

- Şu anki sürece nasıl bakıyorsunuz? Başbakan ile görüşme sonrası gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Devlet geleneği içinde Türkiye’nin başbakanı, yürütmenin de başı. Başbakan gözaltındaki kayıplar ile ilgili görüşmüştür, Cumartesi Anneleri ile görüşmüştür. Başbakanın olaya el koyması bir yerde devletin olaya el koyması demektir. Başbakan, gerekli her şeyin yapılacağını söyledi.

Bu görüşmede, Berfo Ana’nın talep ettiği şey sadece oğlunun yerini mi öğrenmekti?
Doğrudur. Anam Başbakan’la görüşmeye gittiğinde Cumartesi Anaları’nın Galatasaray Lisesi’nin önünde verdiği mücadeleyle gitti. Cumartesi Anneleri’nin yaptığı şey, hak arama talebidir. Yok edilen insanların mezarları nerededir! Bize mezarlarını verin. Mezar yerlerini biliyorsanız kemiklerini verin. 1994’den bu yana verilen mücadele sonrası Başbakan gecikmeli de olsa anaları kabul etmiştir, o analardan biri de Berfo Anadır. “Ben oğlumun mezarını istiyorum. Sen Başbakansın. Oğlum nerdeyse bul çıkar” demiştir anam. Berfo Ana, “oğlumun mezarını görmeden ölmeyeceğim” demiştir.

- Siz gelecek dönemde, kayıplarınızın bulunacağına inanıyor musunuz, umutlu musunuz?

Umutla bakmak istiyorum. Ha bulunmazsa ne olur? Umutlar yıkılırsa ne olur? Ne olur biliyor musunuz? Bu kokuşmuş düzenin, bu çarpık düzenin ispatı olur. Bundan acı bir şey yoktur. Bu kokuşmuşluk ispatlanmış olur. Ben umutlanmayacağım da kim umutlanacak. Bu mücadelemiz nerede olduklarını öğrenene kadar devam edecektir.

Yaşasaydı BirGün’de yazardı


- Gazetemizde, Berfo Ana’yla ilgili çıkan habere üzüldüğünüzü öğrendik. Bu konudaki görüşlerinizi alalım.

12 Eylül 1980’de ülke yönetimine el koyan 5 darbeci generalin, ülke yönetimine el koyması sonucu 12 Eylül 1980’de gözaltına alınıp da 8 Ekim 1980’de katledilen Cemil Kırbayır yaşasaydı, hayatta olsaydı bugün, buna hiçbir şüphem yok ki halkına BirGün gazetesinin ilgili sütunlarından seslenirdi. Bu kadar kendimden biri gördüğüm ve sahiplendiğim BirGün gazetesinden “Berfo Ana Başbakan’la Dolmabahçe sarayında görüşmesinde evinin tamir edilmesi için talepte bulunmuştur” denilmesi beni yaralamıştır, aileyi yaralamıştır. Anamın hiçbir zaman tadilat gibi bir talebi olmamıştır. 31 yıllık zaman süreci içerisinde itildik, kakıldık, sürüldük, ama onurumuzdan hiçbir zaman hiçbir şekilde taviz vermedik. Onurumuz bizim sermayemizdir. Bizim sermayemiz duruşumuzdur. Düzene karşı olan kavgamızdır.

- Peki o evin hikayesi nedir?
O ev bizi doğuran evdir. Cemil Kırbayır’ı ve 6 tane kardeşini kendi yağıyla kavrulan fırın emekçisi babanın yaptırdığı tipik bir Anadolu evidir. Anamız bizi o evde doğurmuş. O ev Cemil’in evidir. Anam da Cemil gidip gelmeyince, oğlunun evine ve onun eşyalarına dokunulmazlık ilan etti. ‘Hiçbir şekilde hiçbir kimse bu evin hiçbir şeyine dokunmayacaktır’ dedi. Dokunulmayacaktır sorusuna yanıt, dokunulursa, tadilat yapılırsa Cemil gelir evi tanıyamaz cevabıdır. Anam o evin kapısını sürekli açık bırakmıştır. Cemil gelirse direk girsin diye. O evin öyküsü budur.

18 Şubat 2011 Cuma

İşkencede öldürdüler

İşkencede öldürdüler

18/02/2011 8:10
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1040398&Date=18.02.2011&CategoryID=77

12 Eylül kayıplarından Cemil Kırbayır'ın koğuş arkadaşı Kaygısız: "Çay içerken alıp götürdüler. Sorguda işkence gördü, öldürüldü ve gömüldü."

İşkencede öldürdüler
“Çay içiyorduk, bir asker geldi, sekiz isim okudu. Polise teslim ettiler. İki gün sonra yedisi döndü, Cemil dönmedi. Öldürdüler. Umudumuz, mezarını bulup sorumlulardan hesap sorulmasıdır.”

103 yaşındaki Berfo Ana’nın 30 yıldır yolunu gözlediği, 12 Eylül darbesinden bir gün sonra gözaltına alınan oğlu Cemil Kırbayır’ı son gören koğuş arkadaşı Burhan Kaygısız, o geceyi böyle anlatıyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘Cumartesi Anneleri’yle görüşmesinden sonra faili meçhul cinayetle ilgili kurulan komisyona ifade vermeye hazır olduğunu söyleyen Kaygısız, “Cemil uzun süre bağırmış, bir süre sonra bir daha sesi çıkmamış. Birkaç el silah sesi gelmiş. Polisler kendi aralarında ‘kaçıyor, yakalayın’ diye bağrışmış. Oradan kaçmanın söz konusu olamayacağını oraya giren herkes çok iyi bilir” diyor.

12 Eylül 1980 sabahı Kenan Evren komutasındaki TSK yönetime el koymuş, sonraki iki üç ayda 650 bin kişi gözaltına alınmıştı. İlçelerde, illerde, büyük şehirlerde gözaltı merkezleri oluşturulmuş, birçok bina sorgu odasına dönüştürülmüştü. Kars’ta ilçelerden toplanan devrimciler, ‘sıkıyönetim gözetimevi’ denilen TSK’nın kullandığı Ruslardan kalma taş binalarda tutuluyordu. Sorgular da normal şartlar altında öğretmen yetiştiren ‘Eğitim Enstitüsü’ binasında yapılıyordu.

Ağır işkence görüyorlardı
Dönemin tanıklarından Burhan Kaygısız da Kars’ta gözaltına alınan yüzlerce gençten biriydi. Kaygısız, 12 Eylül 1980 darbesinden bir gün sonra gözaltına alınan ve en son nakledildiği Kars Gözetimevi’nde sorguya götürüldükten sonra bir daha izine rastlanmayan Cemil Kırbayır’la tanışıklıklarını ve ölüme götürüldüğü o günü şöyle anlatıyor:

“Cemil Kırbayır, gözetimevine Ardahan - Göle grubuyla getirildi. Diğerleri gibi önce Ardahan ve Göle’de, sonra da Kars siyasi şubede işkenceden geçirilmişti. Geldiklerinde ayakta duramayacak haldeydiler. Birbirimizi geçmişten tanıdığımız için, hemen her gün çay saatlerinde bir araya geliyor, derin sohbetlere dalıyorduk. Genellikle Kars - Ardahan - Göle grubu çok ağır işkenceden geçiyordu. Hemen her gece, insanlar yataklarından sessizce alınıyor ve polise teslim ediliyordu. Kimi arkadaşlar, Erzurum 3 No’lu Cezaevi’nin yanında, işkence için özel olarak hazırlanan, trafik şubeye götürülüyor, ağır işkencelerden geçirildikten günler sonra tekrar geri getiriliyordu. İşkencelerle birlikte, Erzurum’a götürülmeler gerçekten korkunç bir psikolojik çöküşe yol açmıştı.”

Bir kurban alacaklar
Bir çay sohbetinde Cemil Kırbayır’ın kendilerine “Göreceksiniz, bunlar Kars-Ardahan veya Göle’den bir kurban alacaklar” dediğini aktaran Kaygısız, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Çayımızı içiyorduk. Bir asker elindeki listeyi okumaya başladı. İsmi okunanlar Göle grubuydu. Cemil de listedeydi. Götürdüler. İkinci gün, Cemil dışında diğerleri geri getirilmiş ve biz durumun vahametini anlamıştık. Cemil’le gidenler neler olup bittiğini birbir anlattı. Cemil’i girer girmez dövmeye başlamışlar. Cemil uzun süre bağırmış ama bir süre sonra bir daha sesi çıkmamış. Ardından birkaç el silah sesi gelmiş. Polisler kendi aralarında ‘kaçıyor, yakalayın’ diye bağrışmış.”
Kaçması imkânsız Aynı yerde işkence gördüğünü anlatan Kaygısız, “Cemil sorguya götürüldüğünde gözleri bağlıydı. Elleri de arkadan kelepçeliydi. O işkencehaneyi ve oradan kaçmanın söz konusu bile olamayacağını oraya giren herkes çok iyi bilir. O işkencehane ilim, irfan yuvası Kars Eğitim Enstitüsü’ydü” diyor.
Kars’taki sorguları Siyasi Şube Müdürü Mehmet Aytan ve ekibinin yaptığını anlatan Kaygısız, “Cemil o ekip tarafından öldürüldü, sonra da bir yerlere gömüldü. TBMM istese kısa süre içinde olanları ortaya çıkarabilir. Hiç olmasa mezarını bulabiliriz. TBMM Komisyonu’na bildiklerimi anlatmaya hazırım” diye konuştu.

14 Şubat 2011 Pazartesi

Ölü mü denir şimdi onlara?

Ölü mü denir şimdi onlara?

SIRRI SÜREYYA ÖNDER

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1039920&Yazar=SIRRI%20S%DCREYYA&Date=14.02.2011&CategoryID=97

14/02/2011
Elmas Eren, 20 Kasım 1980'de gözaltında kaybedilen oğlu Hayrettin'i devlete, devlet de dönüp ona soruyor.

Benim için Radikal gazetesi demek Yıldırım Türker demektir bir bakıma.
Bulunduğu her yeri onurlandıran, “Dünya dönüyorsa biraz da onun yüzü suyu hürmetinedir” diye anılan insanlardandır.
Tozun dumana, çığlığın kana karıştığı uğursuz 1995 yılında, Expres dergisinde bir dizi röportajı yayımlandı Türker’in.
Gözaltında zorla kaybedilenlerin izini sürüyordu. Metis Yayınları bu çalışmayı ‘Onu Unutma’ ismiyle kitaplaştırmıştır.
Dicle Haber Ajansı öncülüğünde Saadet Yıldız tarafından yayına hazırlanan ve başlıktaki Edip Cansever dizesini ad olarak seçen çalışma da ‘geriye kalanların’ özellikle de kadınların öykülerini anlatmakta.
Bu iki çalışmayı da bilmeden atıp tutanlara okutmak gerekir.
Yıldırım Türker, 20 Kasım 1980 günü gözaltında kaybedilen Hayrettin Eren’i anlatırken,
“Kayıp aileleri arasında en çok onun anası, güzel Elmas Hanım’ı dinlerken ürktüm... Bu binbir acıyla kurulabilmiş olan dengeyi bozmaktan, bu hayatı yaşanabilir kılan üslubu incitmekten korktum” diyor.
Yıldırım Türker, Eren ailesinin kapısını çalan ilk gazeteci olduğu zaman, Hayrettin kaybedileli 15 yıl olmuştu.
Ben de ondan 15 yıl sonra, ortak utancımız omuzlarımda, aynı korkuyla “Bari incitmeyelim” duygusuyla kapılarını çaldım.

Atı kaybolanın kulağından at sesi gitmez
Bu söz, bir Çerkez atasözüdür. Çerkezler soylu bir millettir. Tüm canlıları evlatları nazarıyla görürler. Evlatlarını aşikârane sevmemeleri belki biraz da bundandır.
Aslen Çerkez olan Eren ailesine Setenay ve Işıksu isminde iki güzel evlat daha katılmış. Elmas ana, biraz da bu torunlar sayesinde halen aynı güzellikte. Bir seferberlik zamanı kadını gibi yol gözleyip duruyor.
Şimdilerde başarılı bir gazeteci olan küçük oğlu Faruk ve yitik oğlu Hayrettin’in küçüklüklerini anlatırken
“Makinayla saç tıraşı olmuş çocukların saçını okşamayı çok severdim. Ayıp olmasın diye fazla sevemedim. Ah keşke biraz daha sevseymişim, Hayrettin’in sesi, gülümsemesi kulaklarımdan gitmiyor” diyor.
Bir parça kalbiniz varsa, anılar ve hatıralarla dolu bu evde, siz de o sesi duyabilirsiniz.

Turuncu Murat 124
Çerkezler, yeryüzünde hapishanesi olmayan tek millettir. Edep ve doğruluğa büyük önem verirler. Bundan ayrı düşenleri içlerinden uzaklaştırmak gibi bir yaptırımları vardır ki bilene en büyük hapishaneden daha büyük bir zulümdür.
Elmas Ana “Hayrettin daha şuncacık çocukken bile yaptığı işi yüksünmeden kabul eder, yapmadığını da öldürsen kabul etmezdi” diyerek anlatıyor evladını.
“Mutlaka işkencede yapmadığı bir işi kabul etmesini istemişlerdir Hayrettin’den.. O da kabul etmeyince kıymışlardır evladıma” diyor, evladını iyi tanıyan bir ananın güveniyle.
Yoksul babası Kemalettin Eren, emekli olduğunda gecekondularını yaptıracağı yerde oğluna turuncu rengi bir Murat 124 otomobil almış. Hayrettin araba kullanmayı çok sevdiğinden kıramamış.
Otomobiliyle bir arkadaşına ev ararken gözaltına alıp Karagümrük Karakolu’na götürmüşler. Oradan siyasi şube polisleri alıp Gayrettepe Emniyeti’ne götürmüşler. Bütün bunları karakol tutanaklarından anne Elmas ve baba Kemalettin’e göstermişler.
Elmas Ana Gayrettepe’ye gittiğinde, oğlunun otomobilini bahçede görmüş. Oğlunu sorunca, ‘Git buradan’ demişler. Gitmeyince de kolundan tutup çamurların içine atmışlar. Bütün gün oğlunun otomobilinin başından ayrılmamış. Bir gece içinde, tıpkı kaybolan oğlu gibi, aracını da kaybetmişler.
Bütün bunlar tanıklıklarla sabit. Sadece bunlar değil, emniyette işkence yapılırken onu gördük diyen ve bu ifadeyi resmi olarak veren tam 4 ayrı insan var.
Bütün bunlardan sonra soruşturma falan yapıldığını sanıyorsanız, sanmayın! Bundan sonra, baba Kemalettin, anne Elmas, kardeşler, Faruk, Cemile ve İkbal’e, bu işin peşini bırakmaları için gözdağı operasyonları başlamış. Uğradıkları zulümü anlatmaya bu sütunlar yetmez.
Yavrusunu yitiren güvercin, atmaca kesilir misali, Elmas Ana hiç yılmadan her kapıyı aşındırmış. Ellerinde ne var ne yoksa satıp savıp, bir kısmını da “ben bulurum” diyen madrabazlara kaptırıp kalan ömürlerini buna vakfetmişler. Başlangıçta ilgi gösteren Savcı Enver Özdemir, sonunda korkulu bir telaşla kapısından kovmuş. “Ben bu mevki-makama kolay gelmedim, sizin yüzünüzden kaybedemem” demiş Elmas Ana’ya...
Mehmet Ağar, yanında Kemal isimli bir görevliyle kabul etmek zorunda kalmış anayı. Gülerek bir kol hareketi yapmış Elmas’a, anlatmak istemem...
Bunun ne kadar gücüne gittiğini bilenler, Ağar evladını yitirdiğinde ne düşündüğünü sormuşlar Elmas Ana’ya... Verdiği cevap tüm insanlığını yitirmişlere insanlık dersi olur.
Öfkesini kalbine gömüp, bunu soranları da tersleyerek, evlat acısıyla kavrulan diğer ananın derdine yanmış.

Başbakan’la görüşme
“Başbakan davet ettiğinde, hele bir yol gideyim de bizi kim kullanıyormuş evladım diye sorayım istedim. Fakat gittiğimde gözümün önüne bizi dövdürten, lanet olasıca Kenan Paşa geldi, bizimle görüşmeye bile tenezzül etmeyen, Demireller, Ecevitler, Çillerler geldi, kıyamadım. Yine de Allah razı olsun, bizi hiç olmazsa kabul edip derdimizi dinledi dedim. Fakat başka bir ana sordu, o da siz böyle demişsiniz demedi de böyle söyleyenler var dedi. Bunun üzerine Başbakan, lisanı münasiple ‘o bir yanlış anlaşılmaydı’ dedi” diyerek anlatıyor görüşmeyi.
Başbakan’ın, acılarına ortak olup duygulanmasını “Gönül ağlamazsa göz ağlamaz” diyerek yüksek bir yerde kıymetlendirmişler.

Annesi devlete, devlet annesine...
Annesi Hayrettin’i devlete soruyor, devlet de dönüp ona soruyor! Nüfus müdürlüğü, askerlik şubesi, pasaport dairesi başta olmak üzere devletin bütün kurumları Hayrettin’in evine yazı gönderip duruyor. Belki de annesinin “Ölmüş olsaydı hiç devlet yazı yollar mıydı?” dediğini biliyorlardır.
Yazı bir yana bir de son çekilmiş fotoğrafını istiyorlar. Oysa meraklısı cumartesi günleri Galatasaray Lisesi’nin önünde görebilir Hayrettin’in yakışıklı, çocuk yüzünü. Ve galiba şimdilik sadece orada!

Nasıl anlatacaksın?
Siz Elmas Ana’nın güzel, yeşil bakan gözlerini bir kez görseniz, o insanda hiçbir yanlışın barınamayacağını anlarsınız. Hanelerine konuk olduğumda, Ö. Nasuhi Bilmen’in ilmihali ile bir Kuran duruyordu Elmas Ana’nın yanı başında.
Bütün insanlık kör, bütün kulaklar sağır kesilince “Allah yeter!” deyip, inancına iltihak etmiş Elmas Ana...
Dertleşmenin sonunda büyük bir umutla nasıl anlatacağımı sordu. Başbakan’dan umudu vardı, ben de onaylarsam rahatlayacaktı. Doğrusu hazır bir cevabım yoktu.
Yıllardır umudu tükenmeden, azmi kırılmadan bir tek haberin hatırına, yaşamak denirse yaşamaya çalışan bir insana “Hükümet bu işi komisyona havale etti, işi de yayma eğiliminde” diyemedim.

Komisyona havale!
İsmet İnönü “Eğer bir işin halli cihetine gitmek istemiyorsanız komisyona havale edin, başına da Coşkun Kırca’yı getirin” dermiş.
Yeni nesil Kırca’yı tanımayabilir. Gözünüzün önüne Cemil Çiçek’i getirin, hah işte üç aşağı beş yukarı öyle bir devletliydi. Bizde devletin zülf-ü yarine dokunacak işler hep komisyonlara havale edilir ve bugüne kadar, sonuç alabilmiş bir komisyon görülmemiştir.
Unutmayalım ki Mutki’de yargısız infaz edilenler de bir ananın evlatlarıydı.
‘Cumartesi Anaları’nı kabul edip, ardından da Mutki’ye yayın yasağı getirmenin ne anlama geldiğini birisi bize anlatsa da öğrensek...

Merhamet değil Adalet!
Muhteşem insan Willy Brandt, Varşova’da, Nazi soykırım anıtının önünde diz çökmüştü.
Planlanmış bir jest değildi. Sebebini soranlara “Yakın tarihin ağır yükü altında, kelimeler yetersiz kaldığında, tüm insanların yaptığını yaptım” demiştir.
Bu sözüm ayrımsız olarak, iktidarıyla ve muhalefetiyle herkesedir.
Yaşananların kötülüğü yanında artık kelimeler yetersiz kalmaktadır.
Bu ülkenin yakın dönem pislikleri için bir anıt yapılacaksa mesela Galatasaray Lisesi’nin önüne yapılmalıdır.
Hakiki bir komisyon kurulacaksa, tümüyle bağımsız insanlardan oluşmalı ve bu anıtın önünde diz çöktükten sonra, belki de ilk kaybedilen olduğu için Hayrettin’in akıbetiyle işe başlamalıdır.
Böylece “Hanım iyi ki de oğlana araba almışız, yoksa şimdi çok yazıklanacaktık” diyerek evine sığamayan, her gün kendini dağa bayıra vuran, baba Kemalettin Eren, gideceği bir adres ve sarılacağı bir mezartaşına sahip olacaktır.
Bunu yapmayacaksanız, kimsenin cıvık merhamete ihtiyacı yok!

Hayrettin Eren’in annesi ve ablalarının elinde bol bol ‘kâğıt’ var. Dosyalarda beklerken 30 yılda sararmış kâğıtlar, devletin yolladığı yeni beyaz kâğıtlar...

11 Şubat 2011 Cuma

Berfo Ana'ya 30 yıl sonra ilk haber: Oğlun firar etmedi

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1039644&Date=11.02.2011&CategoryID=77

11/02/2011

103 yaşındaki Berfo Ana'ya oğlunun kaybolmasından 30 yıl sonra ilk yanıt, Başbakan Erdoğan'la buluşmasının ardından geldi.

Berfo Ana'ya 30 yıl sonra ilk haber: Oğlun firar etmedi
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Dolmabahçe’deki Çalışma Ofisi’nde ‘Cumartesi Anneleri’yle birlikte ağırladığı 103 yaşındaki Berfo Kırbayır’a, 30 yıl önce kaybedilen oğlu Cemil için şimdiye kadar resmi makamlarca, “Firar etti” deniliyordu. Ancak Dolmabahçe Buluşması’ndan iki gün sonra 30 yıllık bu iddianın asılsız olduğu ortaya çıktı. Adalet Bakanlığı ve Genelkurmay, Kırbayır’ın firar ettiğine ilişkin herhangi bir kayıt ya da soruşturmanın olmadığını aileye açıkladı. Dahası, Cemil Kırbayır’ın kaybedildikten sonra tam dört yıl boyunca bir davadan ‘yaşıyormuş’ gibi yargılanıp beraat ettiği ortaya çıktı.

Karslı Berfo Ana’nın oğlu Cemil, iddiaya göre, 12 Eylül darbesinden bir gün sonra gözaltına alınmış, 8 Ekim 1980’den sonra izine ulaşılamamıştı. Kırbayır’ın ağabeyi Mikail’e ve ailesine, son kez götürüldüğü Kars 1. Şube’den, “Cemil firar etti” denilmişti. Aradan geçen 30 yıla rağmen Kırbayır’ın cesedine bile ulaşılamamıştı.

Kırbayır Ailesi, avukatları Eren Keskin aracılığıyla, Bilgi Edinme Yasası çerçevesinde, Cemil’in kaybedilişinin 30. yıldönümü olan 8 Ekim 2010’da Adalet Bakanlığı’na başvurdu. Dilekçede, Kırbayır’ın dört arkadaşıyla birlikte işkence gördüğü savunularak, sorguya Kemal Kartal, Semih Güney, Mehmet Hayta ve ‘Köse’ lakaplı Ahmet adlı dört polisin katıldığı vurgulandı. Aradan geçen 30 yıla rağmen, ‘firar ettiği’ iddiası dışında aileye bilgi verilmediği kaydedildi ve ‘konuyla (firarla) ilgili bugüne dek adli bir soruşturma açılıp açılmadığı, Kırbayır’a gözetim altında işkence yaptıkları söylenen dört kişiye soruşturma açılıp açılmadığı’ soruldu.

“Firar etti” denilmedi
Yanıt üç ay sonra, Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan geldi. Savcı Yakup Özdemir, 6 Aralık’taki yanıtında, ‘beyan edilen olayla ilgili başsavcılıkta herhangi bir soruşturma evrakının olmadığı’ bilgisini verirken, ‘Olayın tarih aralığında Sıkıyönetim Mahkemesi’nin görevli bulunduğu ve Genelkurmay Başkanlığı Kara Kuvvetleri Komutanlığı İstihbarat Daire Başkanlığı’ndan sorulması’ önerisinde bulundu. Bunun üzerine aynı dilekçe 4 Ocak 2011’de İstihbarat Dairesi’ne gönderildi. Yanıt, Başbakan’la Berfo Ana’nın Dolmabahçe’deki buluşmasından iki gün sonra, 7 Şubat’ta aileye ulaştı.

Genelkurmay adına Piyade Kurmay Albay Ahmet Otal imzalı yanıtta, Kırbayır’ın, ileri sürüldüğü gibi firar edip etmediği, ettiyse hakkında soruşturma açılıp açılmadığı konusunu yanıtsız bıraktı. Yani Genelkurmay, “Firar etti” demedi.

Aynı şekilde, işkenceci oldukları iddia edilen dört kişi hakkında, “Erzurum Sıkıyönetim Komutanlığı Adli Ünitelerinin fihrist ve kayıtlarının tetkikinde isimlerine ve soruşturma açıldığına dair bir kayda rastlanılmamıştır” denildi. Berfo Ana bugün 12.00’da İHD’de avukatı Keskin’le birlikte açıklama yapacak.

Ağabeyi Mikail Kırbayır’a göre kardeşi, 13 Eylül 1980’de gece yarısı evleri basılıp gözaltına alındı.

En son 1’inci şubedeydi
Kırbayır önce Göle’deki 247. Piyade Alayı’nda tutuldu, sonra Kars’taki gözetimevine nakledildi. Kırbayır, 7 Ekim’de kardeşine çamaşır ve para verdi. Kardeşi de “Emanetini aldım. Merak etmeyin. Çok iyiyim” diye pusula gönderdi. O gece evleri basıldı, Cemil’in firar ettiği söylendi. Kırbayır, kardeşini aramak için gözetimevine gitti. Subay, Cemil’in 7 Ekim’de dört arkadaşıyla 1. Şube’ye götürüldüğünü, Cemil dışındakilerin döndüğünü söyledi. Kırbayır da 1. Şube’ye gidip kardeşini sordu. Bir polis, “Şerefsiz kaçtı, başımızı belaya koydu!” dedi.

Yaşıyor gibi yargılanmış
Genelkurmay yazısında, “Cemil Kırbayır hakkında Erzurum Sıkıyönetim Komutanlığı adli ünitelerinde beş kayda rastlanmıştır” denildi ve Kırbayır’ın tutanakları kimsede bulunmayan, sanık olarak yargılandığı beş davaya ilişkin kararlar gönderildi. Kırbayır’ın beşinden de beraat ettiği bu kararlar sayesinde bir başka skandal daha ortaya çıktı.

Buna göre, İstanbul’da sol görüşlü bir gencin öldürülmesini protesto için 22 Kasım 1978’de Göle’de yaptıkları yürüyüş ve eylem sonrası 17 gence açılan dava, Kırbayır’ın kaybedilmesinden dört yıl sonra, 8 Mart 1984’te sonuçlandı. Hakkında, tutanaklarda, ‘firar sanık’ ya da ‘maktul’ ifadesi kullanılmayan Kırbayır, ‘yaşıyor’ addedilerek beraat ettirildi, fakat ‘Tebliğ Belgesi’ni babası imzaladı.

Yine, 27 Ağustos 1978’de Kars senatör adayı Salim Dursunoğlu’nun ölümüne ilişkin Kırbayır’ın da aralarında olduğu 11 sanıklı dava 12 Kasım 1981’de bitti. Bu evrakta da Kırbayır’a ‘yaşıyormuş’ gibi beraat kararı verildi.

Kırbayır’ın, bir genç kadının gözaltına alınması sonrası köy odasına giderek, “Devrimci arkadaşımız nasıl olur da götürülür? Kürt milleti öldü mü, ne duruyorsunuz!” dediği iddiasıyla yargılanıp beraat ettiği ortaya çıktı.

10 Şubat 2011 Perşembe

BDP; 1 değil 375 kayıp ve faili meçhul var

10/02/2011
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1039589&Date=10.02.2011&CategoryID=78

BDP'li Birdal 'Bizim dönemimizde kayıp yok diyen AKP'nin döneminde 375 kayıp ve faili meçhul var' dedi

BDP; 1 değil 375 kayıp ve faili meçhul var
ANKARA - BDP Diyarbakır Milletvekili ve İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyesi Akın Birdal, Başbakan Erdoğan’ın Cumartesi Anneleri’yle görüşmesinde kendi dönemlerinde kayıp olmadığına yönelik sözlerine tepki göstererek, "Sadece Tolga Ceylan değil, 375 kayıp ve faili meçhul var bölgede. Orası Türkiye değil mi" diye konuştu.

Birdal, Meclis İnsan Hakları Komisyonu’nda kayıp Tolga Ceylan ve gözaltındaki kayıpların akıbetini araştırmak üzere alt komisyon kurulmasını samimi bulmadıklarını söyledi. MHP’li Bal’ın alt komisyondan isminin çıkarılmasını istemesinin ardından doğan üye boşluğu nedeniyle kendisinin alt komisyonda yer alıp almayacağına ilişkin bir soruya Birdal, "Çağrı olmadı, komisyon başkanı çağrı yaparsa değerlendiririz" karşılığını verdi. Birdal, kurulan alt komisyonun kayıp ailelerinin umutlarını kabartıp yeniden söndüreceğini belirterek "Çünkü bu konu sadece Tolga Ceylan’la sınırlı bir sorun değil. Gözaltındaki bütün kayıplarla ilgili bir komisyon oluşturulması gerekir. Ancak AKP’nin tutumunu biliyoruz bizim yaptığımız başvuruları bugüne kadar reddettiler" dedi. Birdal AKP’nin kendi dönemlerinde kayıp ve faili meçhul olmadığına ilişkin söylemine de tepki göstererek "Bu doğru değil. Diyarbakır İnsan Hakları Derneği’nin bilgilerine göre bölgede 375 kayıp ve faili meçhul var. Bunların hepsi AKP döneminde. Orası Türkiye değil mi de bizim dönemimizde kayıp yok diyorlar. Bence Meclis’te hakikatleri araştırma komisyonu kurulmalı. Komisyon kurup hem gerçeklerle yüzleşelim hem de bundan sonra bu suçların işlenmeyeceğine dair güven oluşturalım" diye konuştu.(ANKA)

6 Şubat 2011 Pazar

Gördüğü işkenceyi annelere anlattı

Gördüğü işkenceyi annelere anlattı

06/02/2011 9:00
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1039126&Date=07.02.2011&CategoryID=77

Yıllardır her cumartesi günü seslerini duyurmak için eylem yapan anneleri Başbakan ağırladı. Erdoğan annelere, gençliğinde gözaltındayken işkence gördüğünü anlattı.

Gördüğü işkenceyi annelere anlattı
Yıllardır Taksim’de her cumartesi eylem yapan ‘kayıp’ yakınları, dün Başbakan Tayyip Erdoğan’ tarafından ağırlandı. Anneler artık yaşlandıklarını belirterek, “Bari oğullarımızın bir mezarı olsun” dedi ve hemen somut bir adım atılmasını istedi. Erdoğan da annelere, gençliğinde tutuklandığında işkence gördüğünü anlattı:

Erdoğan’ın daveti üzerine Dolmabahçe’deki Başbakanlık Ofisi’nde gerçekleşen buluşma, saat 17.00’de başladı. Görüşmeye,, Cumartesi Anneleri’ne mensup 12 kayıbın yakını ile İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon’dan iki temsilci katıldı.


Erdoğan’ın yanında AKP’li milletvekilleri Ayşenur Bahçekapılı ve Güldal Akşit ile iki danışmanı vardı. Aslında yarım saat sürmesi planlanan görüşme iki saate uzadı. Her bir kayıp yakının öyküsünü dinleyip notlar alan Başbakan, Akşit’in yanında oturan Cemil Kırbayır’ın 103 yaşındaki Berfo Kırbayır ile özel olarak ilgilendi.

Kırbayır’ın yanı sıra 86 yaşındaki Zeycan Yedigöl ve 82 yaşındaki Elmas Eren, tek isteklerinin, oğullarının kemiklerine kavuşmak olduğunu söyledi. Anneler “Artık yaşlandık. Bir mezarımız olsun. Siz Başbakansınız, bulabilirsiniz” dedi. Aileler ayrıca somut adım atılmasını istedi. Örneğin, 2006 yılında kabul edilen, kişilerin kaybedilmesine ilişkin uluslarası sözlemenin imzalanmasıyla yola çıkılabileceği ifade edildi. Görüşmede, kayıpların bulunması, akıbetlerinin açıklanması ve bu yönde komisyonlar kurulması gibi müeyyideler içeren sözleşmenin beş yıldır imzalanmadığı hatırlatıldı. Başbakan Erdoğan, buna “İmzalamamışsak, vardır bir nedeni” diye yanıt verdi.

Görüşme sonrası Tolga Baykal Ceylan’ın annesi Kadriye Ceylan, umutlandığını belirtirken, ilginç bir bilgiyi de aktardı:
“Genel anlamda sıcaktı. Ama biz somut şeyler bekliyoruz. Oğlumun kaybedilişini anlatınca ‘Kaybedenler hep aynı metodu uyguluyor’ dedi. Oğlum kaybedildiğinde Başbakan’a yazdığım dilekçe kendisine ulaşmamış, bunu öğrendim. O da çok şaşırdı. Bizi sonuna kadar, çok sabırla dinledi. Sonra, kendisinin tutuklandığında dizlerine kadar suya soktuklarını, üşütüp üşütüp ısıtıldıklarını anlattı.”

Komisyon Üyesi Sebla Arcan ise somut adımlar atılmadığı sürece görüşmenin bir anlamı olmadığını ifade ederek, şöyle devam etti: “Bu görüşmenin somut sonuçlara dönüşmesini istiyoruz. Nihayet, memleketin başbaşkanı, bütün imkanlar elinde. Artık adım atmasını istiyoruz. Sekiz yıllık iktidarı boyunca AKP kayıplar için tek bir işlem yapmadı. Hiçbir faili meçhul aydınlatılıp yargılanmadı. Uluslarası sözleşmeyi imzalayarak ilk adımı atabilir. Gerçi bu öneriden çok hoşlanmadı.”


1979’da Metris’e götürülmüştü
Erdoğan, 1979’da Milli Selamet Partisi Gençlik Kolları üyesi bir grup gençle, öldürülen iki arkadaşının cenazesine katılmış ve gözaltına alınmıştı. AKP Milletvekili Hüseyin Besli ile Şair Ömer Özbay’ın kaleme aldığı ‘Recep Tayyip Erdoğan-Bir Liderin Doğuşu’ adlı kitapta Erdoğan, Metris’te geçirdiği bir geceyi anlatmıştı: “Gecemizin büyük bir kısmını, koridorda ve ayakta geçirdik. İstesek de oturamazdık, çünkü yerler su içindeydi... Bir süre sonra yatacak yer gösterdiler. Tam uykuya dalmak üzereyken acı bir feryatla irkildik... Çorba yapıp getiren onbaşıyı falakaya yatırmışlar.”


‘Bir daha haber alınamayan’lar
CEMİL KIRBAYIR: 13 Ekim 1980’da Kars’ın Göle ilçesinde gözaltına alındı. Bir daha haber alınamadı.
HAYRETTİN EREN: İstanbul’da 21 Kasım 1980’de gözaltına alındı. En son Gayrettepe İl Emniyet Müdürlüğü’ndeydi. NURETTİN YEDİGÖL: 17 Nisan 1981’de işkencede öldürüldüğü öne sürülüyor.
HÜSEYİN TAŞKAYA: Siverekli Hüseyin Taşkaya, 6 Aralık 1993’te evinden alındı.
KASIM ALPSOY: Adana’da, Mayıs 1994’te gözaltına alındı. MURAT YILDIZ: İzmir’de, 23 Şubat 1995’te gözaltına alındı.
HASAN OCAK: Gazi olaylarının hemen ertesinde, 21 Mart 1995’te İstanbul’da gözaltına alındı. Cesedi 26 Mart’ta Altınşehir Kimsesizler Mezarlığı’nda bulundu. RIDVAN KARAKOÇ: Ocak’tan bir gün önce kayboldu. Cesedi aynı mezarlıkta bulundu.
İSMAİL ŞAHİN: 1995’ten bu yana haber alınamıyor.
FEHİM TOSUN: Diyarbakır’da, 19 Ekim 1995’te evinden telsizli bir grup tarafından alındı.
ABDURRAHMAN COŞKUN: Dargeçit’te, 29 Ekim 1995’te gözaltına alınan yedi kişiden biri de 18 yaşındaki Coşkun’du. Coşkun ile 13 yaşındaki Seyhan Doğan, 21 yaşındaki Abdullah Olcay, 18 yaşındaki Mehmet Emin Aslan, 13 yaşındaki Nedim Akyol ve 12 yaşındaki Davut Altunkaynak’tan bir daha haber alınamadı. TOLGA BAYKAL CEYLAN: 11 Ağustos 2004’te İğneada’da jandarma bölgesinde kayboldu.



“Cumartesi Anneleri’nin acısı şehit acısından da derin”
‘İlk şehit’ Süleyman Aydın’ın ağabeyi Cumartesi Anneleri’ni izledi: “Benim dua edecek kabrim var. Faili meçhuller beni daha çok üzüyor.”

Erzincan’a bağlı Pertekli Köyü’nde, sekiz çocuklu Aydın ailesinin en küçük çocuğuydu. Babasını kaybettiğinde henüz yedi yaşındaydı. İlkokula Erzincan’ın Pertekli Köyü’nde başladı. En büyük desteğinden yoksun kaldığı için İstanbul’un yolunu tuttu. Ağabeyi Ahmet, hem ağabeylik hem babalık edecekti ona. Ortaokulu Çağlayan’da, liseyi önce Beylerbeyi’nde, sonra Bilecik Meslek Lisesi’nde okudu. Bilecik’te başarılı bir öğrenci olarak mezun oldu. Askerlik vakti gelmiş çatmıştı. Üniversite yerine askere gitmeyi tercih etti. 

Bu özgeçmiş 15 Ağustos 1984 günü saat 21.30 civarlarında PKK’nın ‘atılım’ diye nitelendiği Eruh- Şemdinli baskınlarında şehit düşen, 1962 doğumlu Süleyman Aydın’a ait. Er Aydın’ın dökülen kanı, 27 yıldır devam eden savaşın ilk resmi şehidi olarak kayıtlara geçti.

Resmi kayıtlara göre Türkiye’nin ilk şehidiydi Süleyman Aydın. Ailesi büyük bir travma içerisindeydi. Aydın’ın ölümü binlerce ölümün sadece başlangıcıydı. Aradan çeyrek asır geçti. “Eğer yaşasaydı askere gidecek yaşta çocuğu olurdu” diyor abisi Ahmet Aydın: “Kardeşim 21 yaşındaydı. Askerliğinin sekiz ayında nöbet beklediği karakolda nerden geldiğini bilmediği kurşun canını aldı. Bize sadece ‘Karakola baskın yapıldı yaralılar var, Süleyman şehit olmuş’ denildi. O zamanlar daha 34 yaşındaydım, ‘Kim, neden öldürdü kardeşimi’ sorusuyla yaşıyordum. 27 yıldır bu devletten ve siyasi otoriteden bunu cevabını aradım ama daha bulamadım.”

Aydın, olayın gerçekleştiği dönemlerde İstanbul’da yaşayan biri olarak kardeşinin askerlik yaptığı Eruh’u nasıl değerlendirebileceğini bilmediğini söylüyor ve şöyle devam ediyor: “Yirmili yaşlarda bir genci kaybetmenin ne olduğunu Edirnekapı’ya gidin ve görün. Oradaki bir anneye sorular sorun, gözyaşından başka bir cevap alamazsınız. Bütün analar aynı duyguyu paylaşır. Kardeşim ölümü için şehitlik maaşının bağlanmasını istediler, ben karşı çıkmıştım. Çünkü halk arasında ‘bedel olarak para alıyorlar’ söylentisinden rahatsız oluyordum. Annem bir köylü kadınıydı. Herhangi bir geçim kaynağı olmadığından şehit maaşını sonradan kabul etmişti.”
Annesiyle de görüşmek istediğimi söyleyince “Annem 96 yaşında, üstelik kalp yetmezliği var. Heyecanlanmaması ve yorulmaması gerekir” diyor Ahmet Aydın.

‘Yaşamasıyla gurur duyardım’ 
Aydın, her cumartesi Taksim Galatasaray’da eylem yapan Cumartesi Anneleri’nin acısını da çok iyi anladığını söylüyor: “Çünkü benim kardeşimin, Fatiha okuyacak bir kabri var. Ya onların nerde, nasıl, ölüler mi, sağlar mı? Sorularıyla yatıp kalkıyorlar. Bu annelerin suçu günahı ne? Bu ülkede 17 bin faili meçhul olup da bunların aydınlığa kavuşturulmaması beni daha çok üzüyor. Bu kadar faili meçhul cinayeti olan bir ülkede siz neyin araştırmasını yapacaksınız? Derin devletin mi, Kürt realitesinin mi? İnsan sorumluluğunu hangi anlamda değerlendirelim. Ben kardeşimin ölümüyle değil, yaşamasıyla gurur duyardım; çünkü onun yaşaması bu ülke ve ailesi için daha hayırlısıydı.”

Aydın’ın Dersim ile ilgili söyledikleri de dikkat çekici; “1938 Dersim isyanında binlerce insanın başkaları tarafından öldürülmesi, genç kızların kendini Fırat’ın sularına atmasının canlı tanığı benim dedem. Şimdi soruyorum, bu ülkede 1938’den bu yana hangi kronik sorun çözüm buldu? O zaman şunu düşüneceğiz: Biz toplum olarak ne yanlış yaptık? Nasıl hatalarımızı düzelteceğiz?”

5 Şubat 2011 Cumartesi

Başbakan 12 kayıp yakınıyla görüştü

Başbakan 12 kayıp yakınıyla görüştü

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1039066&Date=05.02.2011&CategoryID=77

05/02/2011

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 12 kayıp yakını ile İnsan Hakları Derneği (İHD) ve Gözaltında Kayıplara Karşı Komisyon'dan iki temsilciyi Dolmabahçe'deki Başbakalık Çalışma Ofisi'nde kabul etti.

Başbakan 12 kayıp yakınıyla görüştü
Radikal.com.trBaşbakan Erdoğan'ın daveti üzerine gerçekleşen buluşma, saat 17.00'de başladı ve yaklaşık iki saat sürdü. Buluşmaya; İHD Şube Başkanı Abdulbaki Boğa, Gözaltına Kayıplara Karşı Komisyon'dan Sebla Arcan ile 12 kayıp yakını katıldı. O aileler şöyle:

Fehim Tosun'un eşi Hanım Tosun, Hüseyin Taşkaya'nın kızı Serpil Taşkaya, Abdurrahman Coşkun'un annesi Hediye Coşkun, Murat Yıldız'ın annesi Hanife Yıldız, Tolga Baykal Ceylan'ın annesi Kadriye Ceylan, Hayrettin Eren'in annesi Elmas Eren, Cemil Kırbayır'ın annesi Berfo Kırbayır, Nurettin Yedigöl'ün annesi Beycan Yedigül, Hasan Ocak'ın ağabeyi Hüseyin Ocak, Rıdvan Karakoç'un ağabeyi Hasan Karakoç, İsmail Şahin'in eşi Kiraz Şahin ve Kasım Alpsoy'un eşi Erdoğan Alpsoy.

Geçen ay CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu ve Sena Kaleli, İstanbul Galatasaray Meydanı'nda yapılan Cumartesi Anneleri'nun buluşmasına destek için gelmiş, eyleme katılmıştı.

İşte, o kayıpların hikayesi:
CEMİL KIRBAYIR: Devrimci Yol üyesi Kırbayır, 13 Ekim 1980'da Kars'ın Göle ilçesinde gözaltına alındı. Bir daha gören olmadı.
HAYRETTİN EREN: İstanbul'da, Devrimci Sol üyesi olduğu iddiasıyla 21 Kasım 1980'de gözaltına alındı. Önce Karagümrük Karakolu'na, ardından Gayrettepe'deki il emniyet müdürlüğüne götürüldü. Bir daha izine rastlanmadı.
NURETTİN YEDİGÖL: İstanbul'da, Marksist Leninist Silahlı Propaganda Birliği üyesi olduğu iddiasıyla gözaltına alındı. İddialara göre 17 Nisan 1981'de işkencede öldürüldü. Cesedi bulunamadı.
HÜSEYİN TAŞKAYA: Siverekli Hüseyin Taşkaya, 6 Araık 1993'te evinden alındı. Bir daha bulunamadı.
KASIM ALPSOY: Adana'da, Mayıs 1994'te gözaltına alındığın günden beri akıbetinden haber yok.
MURAT YILDIZ: İzmir'de, 23 Şubat 1995'te havaya ateş açtığı iddiasıyla gözaltına alındı. Polislerce vapurla İstanbul'a götürüldüğü sırada denize atladığı iddia edildi.
HASAN OCAK: Öğretmen Hasan Ocak, Gazi Mahallesi olaylarının hemen ertesinde, 21 Mart 1995'te İstanbul'da gözaltına alındı. Cesedi ailesinin çabası ile 26 Mart'ta Altınşehir Kimsesizler Mezarlığı'nda bulundu. Ocak, Rıdvan Karakoç'la birlikte kayıplar mücadelesinin sembolü oldu.
RIDVAN KARAKOÇ: Ocak'tan bir gün önce ortalıktan kayboldu. Yine aynı mezarlıkta gömüldüğü ortaya çıktı.
İSMAİL ŞAHİN: Temizlik işçisiydi. 1995'ten bu yana haber alınamıyor.
FEHİM TOSUN: Diyarbakır'da, 19 Ekim 1995'te evinden telsizli bir grup tarafından alındı. Kendisinden bir daha haber çıkmadı. U2 adlı müzik grubu, bir albümüne "Fehim Tosun'u unutmayın" yazılı bir not koymuştu.
ABDURRAHMAN COŞKUN: Dargeçit'te, 29 Ekim 1995'te gözaltına alınan yedi kişiden biri de lise öğrencisi olan 18 yaşındaki Coşkun'du. Coşkun ile 13 yaşındaki Seyhan Doğan, 21 yaşındaki Abdullah Olcay, 18 yaşındaki Mehmet Emin Aslan, 13 yaşındaki Nedim Akyol ve 12 yaşındaki Davut Altunkaynak'tan bir daha haber alınamadı. Sadece 58 yaşındaki Süleyman Seyhan'ın gözaltına alındıktan beş ay sonra cesedi yakılmış olarak bir kuyuda bulundu.
TOLGA BAYKAL CEYLAN: Tatil için 11 Ağustos 2004'te gittiği Kırklareli'nin İğneada ilçesindeki jandarma bölgesinde kayboldu. Ardında valizi ve kimi giysileri kaldı. Jandarma Ceylan'ın kaçtığını iddia etti.